Hiç kimsenin uyanmayı yürekten istemediği dünya rüyasında kiminin en derin uykusu, kiminin ise rüyalarla gerçeklerini alaşağı edebilecek yegane duygudur aşk. Sözler diyarının sonuna getirir kişiyi aşkın yolu. Hasret okyanusunda fırtınalarla boğuşturup, ümitsizlik çölünün yakıcı güneşinde kavurur.

Yüreğinin tek bir seferde ömürlük bir nefesi içine çekmeye çalışmasına şahit olur aşka düşen. Düşülür aşka, evet. Önce yoluna sonra kuyusuna.

Kiminin gerçeği olan aşk, kiminin rüyasıdır ya hani. Gün gelir aşkı rüya bilenin aşkı güya bildiği görülür.

Aşkı güya bilen Lâl ile aşkı rüya bile Bilal’in, aşkın yoluna düşen Bilal ile aşkın kuyusuna düşen Lâl’in hikayesidir bu. Sözler diyarının sonunda ezelden beridir birbirine yazılmış iki bedene paylaştırılmış tek bir ruhun kendini arayışının hikayesidir.

Yüzyıllar öncesinde atılan bir gül tohumunun hasret güneşi, sabır yağmuru ve umut rüzgarlarıyla birlikte açmasını anlatır bu yola revan olan gönüllere. Kulaklara rüzgar ile birlikte bir ney ezgisi çalınır. Birkaç damla yağmur damlar satırın ucuna. Ve bir kar tanesi düşer, konar yüreğinize kelebek misali.

Konuşuyla iz, okunuşuyla söz, dokunuşuyla gözyaşı bırakır ardında.

Hoyratça çağlayan bir nehrin dip akıntılarında gezinir bu hikayenin satırlarında dolaşan yürekler. Sessiz ve sakin bir serüvenin, bitmez bir dinginliğin ortasında bulur kendini. Kâh Lâl ile ç/ağlar, kâh Bilal’in gözüyle nehrin dibin(d)e d/iner.

Yağmur ile başlar hikaye. Giderek arttırır rüzgarını daha sonra, sertleşir, acımasızlaşır. Ve sonunda bir kar tanesinin gökten süzülüşüne bırakır kendini. Sakinleşir gönüller, bir vuslat arayışının içinde.

Daha sonrasında bir bakar ki, kendini dünyanın en acımasız sorusunun içinde bulmuş;

Aşkın olduğu yerde vuslat olmalı mı?

Kitabın kapağını kapatan yürekler anlar ki,

Aşkın iki meyvesi, hasret ve vuslat sunulur her daim aşkın kuyusunda. Ve bilinmez, hasretin mi yoksa vuslatın mı daha acı olduğu çoğu zaman.

Aşkın Lâl Hali;

Aşkı arayan yüreklerin yangınına serpilen yağmur gibi iniyor, taptaze bir gökkuşağı sunuyor. Ezelden ebede konuşulan aşkın suskunluğuna kulak/yürek kabartıyor. Ve suskunluğunu dinletiyor bu kez.

Sözlerin yetemediği diyarda kimbilir, belki de suskunluğu anlatır bize aşkı, ne dersiniz?